Çevre ve İklim Politikalarında Yeni Dönem: Türkiye Paris İklim Anlaşması’nı Onayladı

Çevre ve İklim Politikalarında Yeni Dönem: Türkiye Paris İklim Anlaşması’nı Onayladı

Türkiye Hükümeti, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı açıklamayla 22 Nisan 2016’da imzaladığı Paris İklim Anlaşması’nı [“Paris Anlaşması” veya ”Anlaşma”] meclis onayına sunacağının sinyallerini önceden vermişti. Yapılan açıklamanın akabinde, Resmî Gazete’de Paris Anlaşması’nın Onaylanmasının Uygun Bulunmasına Dair Kanun ve yine aynı gün yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararı ile 7.10.2021 tarihinde yürürlüğe girdi. Paris Anlaşması’nın içeriği ve amacıyla ilgili bilgiye 01.10.2021 tarihli yazımızdan ulaşabilirsiniz.

Paris Anlaşması Türkiye için Hangi Yükümlülükleri Getiriyor?  

Öncelikle belirtmek gerekir ki, Paris Anlaşması tamamen gönüllülük esasına dayanmaktadır. Diğer bir ifadeyle, Anlaşma tarafları anlaşma amaçlarının gerçekleştirilmesine ilişkin katkı hedeflerini kendisi belirler. Bu yönüyle Paris Anlaşması zaten zorlayıcı olmaktan ziyade tarafları daha iddialı hedefler belirlemek konusunda teşvik etmeye yönelik düzenlemeler getirdiğinden, Anlaşma’ya hiçbir çekince konulamayacağı düzenlenmiştir [Madde 27].

Öte yandan Türkiye Anlaşma’yı “hakkaniyet, ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreli kabiliyetler temelinde ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansında kabul edilen kararları hatırlatarak, Paris Anlaşmasını gelişmekte olan bir ülke olarak ve ulusal katkı beyanları çerçevesinde, Anlaşma’nın ve mekanizmalarının ekonomik ve sosyal kalkınma hakkına halel getirmemesi kaydıyla uygulayacağı” beyanıyla birlikte onaylamıştır. Esasen beyanda belirtilen hususlar halihazırda Anlaşma’nın giriş kısmında ortaya konulan ve çeşitli maddelerinde yinelenen ilkelerin tekrarından ibaret olup pratik bir değer taşımamaktadır. Bununla birlikte Anlaşma’nın ’gelişmekte olan ülke’ sıfatıyla imzalandığına yapılan vurgu, Türkiye’nin Paris Anlaşması’nı uygulamaktaki niyet ve kararlığının yorumlanması noktasında beklentilerin çok da yükseltilmemesi yönünde mesaj vermektedir.

Anlaşma’nın genel hedefleri çerçevesinde bir değerlendirme yapılacak olursa, Türkiye’nin ilk aşamada Madde 4 kapsamında ulaşmayı amaçladığı ulusal katkıları hazırlaması, tebliğ etmesi ve bunları gerçekleştirmeye yönelik ülke içi azaltım tedbirlerini gecikmeksizin uygulamaya koyması gerekmektedir. Bu katkı hedefleri ayrıca her 5 yılda bir gözden geçirilerek yeniden bildirilecektir. Paris Anlaşması’nda üzerinde en çok durulan kavramlardan biri ’şeffaflık’tır. Bu yönüyle katkı hedeflerinin gerçekleştirilmesine yönelik olarak alınan tedbirlerin ve kat edilen mesafeye ilişkin raporların dürüst ve gerçekçi şekilde ve zamanında sunulması büyük önem taşımaktadır. Zira Anlaşma’nın temel amacına, yani küresel ortalama sıcaklık artışının sanayileşme öncesindeki seviyeye göre 2°C’nin altında tutulmasına ulaşılması ancak bu şekilde mümkündür. Gerçekten de küresel bir tehdit olan iklim değişikliği ile mücadele ancak küresel çapta bir kararlılıkla yürütülebilir. Bu amaçla tüm paydaşlar arasında karşılıklı güvenin tesis edilmesi büyük önem taşımakta olup bunun sağlanmasında şeffaflığın rolüne Anlaşma’nın 13. Maddesinde de dikkat çekilmiştir.

Anlaşma çerçevesinde ulusal katkı hedeflerinin tutturulması için her şeyden önce sanayi sektöründe enerji dönüşümüne gidilmesi ve uzun dönemli emisyon azaltıcı politikalar belirlenmesi şarttır. Bu doğrultuda, Anlaşma’nın Meclis onayına sunulması akabinde Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği [TÜSİAD] tarafından yapılan açıklamada, Paris Anlaşması’nın getirdiği dönüşüm için kamu ve iş dünyasının birlikte hareket etmesi gerektiğine işaret edilmiştir. Yine İstanbul Sanayi Odası’nın web sayfasında yeşil bülten oluşturulduğu belirtilerek sanayi sektöründe yeşil dönüşüm kapsamında gerçekleştirilen faaliyetlerin güncel bir ajandayla kamuoyuna açıklanacağı taahhüdü verilmiştir [1].

Enerji Bakanlığı da yaptığı açıklamada Paris Anlaşması’nın onaylanmasının dijital dönüşümü de beraberinde getirdiğini, bu nedenle Paris Anlaşması, Yeşil Mutabakat ve dijital dönüşümün eş zamanlı olarak yürütülmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bu bağlamda, Dijital Dönüşüm Ofisi’nin kurulduğu ve faaliyet alanının e-Devlet, yapay zekâ ve siber güvenlik çerçevesinde tüm sektörleri ilgilendirdiği şeklinde açıklamalar yapılmaktadır [1].

Paris Anlaşması’nın gerektirdiği uyum politikaları izlendiğinde, Avrupa Birliği [“AB”] ile yapılan ihracatın tehlikeye girmesi de önlenmiş olacaktır. Zira, AB’nin başlattığı dönüşüm ve yeşil pazar olarak da anılan yeni düzen içerisinde yer edinebilmek, temiz kaynaklardan üretim yapılmasını gerektirmektedir.

Bununla birlikte Anlaşma ile getirilen yükümlülükleri yalnızca çevresel ölçekte düşünmemek gerekir. Anlaşma’nın 7. maddesinde “Tarafların uyum konusunu ilgili sosyo-ekonomik politikalar ile çevre politikaları ve eylemlerine entegre etmek amacıyla, hassas grupları, toplulukları ve ekosistemleri göz önünde bulundurarak uyum eyleminin ülkeye özel, toplumsal cinsiyete duyarlı, katılımcı ve tamamen şeffaf bir yaklaşım takip etmesi, mevcut en iyi bilim ve uygun durumlarda geleneksel bilgiye, yerli halkın bilgisine ve yerel bilgi sistemlerine dayanması gerektiğini kabul eder.” hükmüne yer verilmiştir. Bu çerçevede konu sosyal politikalardan bağımsız düşünülmemelidir.

Avrupa Yeşil Mutabakatı ile Uyumun Neresindeyiz?

AB’nin, Kasım 2019’da yayınladığı Avrupa Yeşil Mutabakatı [European Green Deal] ile sera gazı emisyonu, küresel ısınma ve iklim değişikliği konularını ele alarak Paris İklim Anlaşması hedeflerini bir adım ileri götürdüğü ve yöntem yönünden somutlaştırdığı söylenebilir. Söz konusu mutabakat, ekonomik ve coğrafi açıdan AB ile etkileşimi olan tüm ülkeler açısından önem arz etmektedir. Zira kurulan yeni yeşil pazarın korunması için ithalata ilişkin yeni mali ve vergisel düzenlemeler getirilmektedir. Mutabakat, genel olarak 2050 yılına kadar sera gazı emisyonunu net sıfıra indirmeyi ve 2030 yılına kadar net sera gaz emisyonlarının, 1990 seviyesine oranla %55 oranında azaltılmasını hedeflemektedir.

Avrupa Yeşil Mutabakatına uyum kapsamında, Türkiye Cumhuriyeti Ticaret Bakanlığı tarafından bu yılın başlarında Yeşil Mutabakat Eylem Planını yayımlanmıştır. Eylem planında, kapsam, hedefler ve takvim olarak üç ana başlıkta Türkiye’nin kalkınma planı ile uyumlu bir şekilde sürdürülebilir ve yeşil bir ekonomiye geçişi destekleyecek dönüşümün nasıl sağlanacağı açıklanmaktadır.

Yayımlanan eylem planında, Yeşil Mutabakat’ta belirlenen hedeflere ulaşılmasında önemli bir strateji olan sınırda karbon düzenlemelerine [“SKD”] de kapsamlı bir şekilde değinilmiştir. Avrupa Komisyonu tarafından 14 Temmuz 2021’de AB ithalatçılarının ürünlerinin karbon emisyonları için karbon vergisi ödemelerini taahhüt eden teklifte, SKD ile çevreye duyarlı üretimin sağlanması ve yerel üreticilerin rekabet gücünün korunması hedeflenmektedir. Bu doğrultuda Ticaret Bakanlığı, karbon fiyatlandırma konusunda ülkemizin pozisyonunu belirlemeye ve sera gazı salınımını azaltmaya yönelik faaliyetleri belirleyeceğine dikkat çekilmiştir.

Ticaret Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalar, çelik sektörünün SKD çerçevesinde en çok etkilenecek sanayi alanı olduğuna ve Avrupa’da temiz kaynaklardan çelik üretimi yaparak değişime başlandığına işaret etmektedir. Bu kapsamda, çelik, alüminyum gibi sektörlere temiz kaynaklardan üretime geçiş yönünden öncelik sağlanacağı, ancak zaman içerisinde otomotiv, tekstil, seramik gibi sektörlere de yeşil dönüşüm yansıyacağı ifade edilmektedir. Aynı zamanda Çevre Bakanlığı’nın emisyon ticaret sistemi [“ETS”] altyapısını oluşturmaya başladığı ve bu doğrultuda ulaşım sektöründe özellikle de kara ulaşımının ileriki dönemde ETS üzerine kurulu olacağına vurgu yapılmıştır. SKD vergisinin ajandadaki en önemli husus olduğu, zira uyum sağlanamazsa 2026 yılında uygulanmaya başlanacak vergi yükümlülüğünün Türkiye açısından ciddi bir yük olarak ortaya çıkabileceğine işaret edilmektedir [1].

Bir yandan da Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu [“BDDK”] tarafından sürdürülebilir finansın geliştirilmesine yönelik çalışmalar yürütülmektedir. Bankalar için “Çevresel, Sosyal & Yönetişim” [ESG] kılavuzunun yayımlanması, finansal ürün ve hizmetlere yönelik çevre etiketi uygulamasının desteklenmesi, uluslararası iş birliğinin güçlendirilmesi (Finansal Sistemi Yeşillendirme Ağı Üyeliği) ve “Ulusal Yeşil Taksonomi” çalışmalarına aktif katılımın sağlanması sürdürülebilir ekonomiye geçiş çerçevesinde gündemdeki konular arasındadır. Bu kapsamda, BDDK tarafından Sürdürülebilir Bankacılık Strateji Belgesi’nin 2021 yılı bitmeden kamuoyu ile paylaşılması beklenmektedir.

 

[1] “Yeşil Mutabakat’a Uyum: Dönüşümün Neresindeyiz?” Dünya Gazetesi, Webinar, 07.10.2021.